Son Ziyaret

Koltuğunda oturan dedemle aile hayatı tablosu

24 Ağustos 2013                                          Bu yaz ailemi ziyaret etmek için Portland’a gidip on gün kaldım. Eşim Jen de geldi ama sadace hafta sonunu geçirdi. O hafta sonu biz annem babam ile dedem babaannemin yaşadıkları Bingen köyüne arabayla gittik ve orada geçeledik. Jen hiç zaman dedem babaannemin kendi inşa ettiği evinde gece kalmamıştı. Jen’in babaannesinin evinden farklı olarak bu evin yapısının pek bir özelliği yok. Ama benim için özel bir yer. Çocukluğumun bir çok günlerini orada geçirdiğim için hatıralar doludur. Evin arkasında bulunan büyük bir bahçede pek çok domates bitkisi var. Onlar dedemin gurur kaynağıdır. Doksan üç yaşında olmasına rağmen dedem her gün bahçeyi suladı. Bodrumda yığınlar domates ve oradaki dolaplarda babaannenin konservelediği sayısız kavanoz domates var. Oraları babaanne hazırladığı salsa sosu için meşhurdur. Yıllar önce meksikalı komşusundan yemek tarifini edinmiş ve ondan beri o domateslerden harika salsa yapıyor.

IMG_3828

Avluda babam ve dedem

Ben ve Jen yaptığımız zamanda dedem babaannemi ziyaret edip onlarla o kadar zamanı geçirdiğimize çok sevindim çünkü geçen ay dedem vefat etti. Dedemin ağır işiten olduğundan dolayı geneleki muhabbet bir az zordu ama o defa onu ziyaret ettiğimizde bize hikayeleri anlatıyordu. Mesela bize İkinci Dünya Savaşı boyunca kendisinin üzerinde askerlik yaptığı mayın temizleyici gemisiyle ekvator çizgisini geçtiğinde kendisinin ve bütün denizcilerin yaşısın! diye bağırdıklarını söyledi. Dedem uzun bir hayatı yaşadı ve sona kadar hayattan zevk aldı. Öldüğü günden önceki akşam dedem, babaanneme, ‘Sanıyorum ki gelecek sene ben sadece on altı domates bitkisini dikeceğim,’ demiş.

Reklamlar
Dışında içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Mezun Olduktan Sonraki Hayat

graduationÇok zamandır bu blogu güncelleştirmemiştim.  Bu süre içerisinde çok şey oldu. Bursa’daki dil programı bitirdikten sonra İstanbul’a gidip Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden birinde kısa bir staj yaptım. Bir kaç hafta çocuk kitaplarını Türkçe’den İngilizce’ye tercüme ediyordum. İstanbul’dayken Cihangir mahallesinde küçük bir odayı nazik bir sahafçıdan kıralıyordum.  Adam benim yaşımda ve ismi Nazım Hikmet! Her gün hafif metro durağına inip trenle Çağaloğlu semtindeki yayınevi’ye  gidiyordum. İyi bir hayattı. Ama Columbia üniversitesine dönmem gerektiğinde bu bir kaç hafta sonra sona erdi.

Columbia’daki son yılımı bitirirken lisans tezini yazdım. Tezim geç Osmanlı İmparotuluğunda ve erken Cumhuriyetteki polisiye edebiyatta ifade edilen tartışmalı düşmeleri inceler. Araştırmam II Abdülhamid için polisiye romanları bazı çevirenin nasıl sultanın özel koleksiyonudan romanları alıp çeverip halka dağıttiğini göster. Tabii ki bu haraket çok yasakmış çünkü onlar sert sansürü atlattı. Bu suretle polisiye romanlar bir bakıma devirme konusu olmuşlar. İkinci meşrutiyetin ilanıyla sansürü kaldırdıktan sonra polisiye edebiyat yasak olmaktan çıkıp çok popüler oldu ama şimdi yazarların sosyal ve siyasi görüşlerini ifade etme aleti görevi gördü.  Her neyse tezim ödül kazandı.

Mayıs ayında mezun oldum.  Yazın birtakim küçük maceralar yaptım. Bir düğün için New Orleans’e gittim, Portland’da ailemi ziyaret ettim, ve bir kaç defa Harriman devlet parkında gezdim yüzdüm kamp yaptım. Bisiklet dükkanında hala çalışıyorum ama ayrıca tercüme işi yapıyorum.  Meşhur gazeteci olan Sabiha Sertel’in torunu için onun anneannesinin köşe yazılarını ve eski Türkçe profesör İhsan için Said Halim Paşa’nın ‘İslamlaşmak’ makalesini çeviriyorum.  Fulbright bursuna başvurdum ve ne olursa olsun gelecek yıl İstanbul’da Süleyman Şah Üniversitesi’nde bir yüksek lisans programı yapmayı düşünüyorum.

Vaktim olursa bu bloga devam etmek isterim. Görüşeceğiz.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ben Bursa’dayım!

Bir kaç gün önce Bursa’ya vardım ve Türkçe öğrenmek için Ağustos’un altısına kadar burada kalacağım. Yakın gelecekte bir Bursa blogunu kurmayı umarım. Burada bir bağlantını bekleyin!

Uncategorized içinde yayınlandı | 2 Yorum

Hiçbir Yer Coğrafyası: Tünelden Geçmek

Tünelin ucundaki ışık

11 Ocak 2012                                                                     Sınırdan uzak yürüyerek başka bir demiryolu yatağına rastgeldik. Bu demiryolu hattı upuzun bir geçitten geçiyordu ama bütün raylar çıkarılmıştı. Yukarıda şehrin caddeleri bir kemerler sırasını oluşturarak geçti. Sıvası kemerlerden sökülmekte idi ve biz taşları fırlatarak bu sürece yardım ettik. Yapraklarını dökmüş çıplak bitkilerle ve dallarından gelişigüzel asılmış çöplerle geçit, ıssız ve kasvetli bir yer idi. Bir kaç noktada düşmüş ağaçlar yolu kapıyordu ve yer aklıma Cormac McCarthy’nin ‘Yol’ apokaliptik filmindeki bir sahneyi getirdi.

Yol

Geçiti bir müddet takip etmeyi düşünüyorduk ama çok fazla ürkütücü olduğuna karar verdik. Ayrıca biz tüneli keşfetmek istiyorduk. İşleyen hatta inip uzun, loş tünel girişinin önünde durduk.  Sonundaki ışık beneğini henüz görebiliyorduk. O uzak ışığa doğru yürümeye başladık. Hunter bir el fenerini getirmişti ama  kısa süre içinde gözlerimiz karanlığa alıştı. Tünelin iç tarafının yanına düz bir çıkıntı uzanıyordu. Bir yük treninin gelme ihtimalinden dolayı bunun üstünde yürüdük. Ama hiç tren gelmeden tünelin önce başka sonuna nihayet eriştik.

Geçtiğimiz demiryolu köprüsü

Biz tünelden çıkınca Hunter gördüğünde şaşırtı. O bizim tünelden çıktığımızda bildiğimiz bir mahalleye varacağımızı zannetmişti ama bunun yerine biz kendimizi çeşitli üstten geçen otoyollarla çok işleyen yolcu tren köprüsünün arasında olan eski bir sanayi bölgesinde bulduk. Buna ilaveten biz hala sokak seviyesinin altında hala olduğumuz için yerimiz tam nerede olduğumuz fark etmek için hiç bir nirengi noktasını

Tünelin başka sonunda

göremiyorduk. Gerçekte gördüğümüz tek kent eseri bir mezar taşının üstündekimelekti. Meleğe ulaşan yolu aramaya başladık çünkü eğer uluşacaksak şehri bulacaktık. Ama topografi ve altyapı engellerinden dolayı meleğe erişmek kolay değildi. Toprak bendine tırmanmamız ve bir otoyol giriş rampasından geçmemiz gerekti. Mezarlığın kapısı kapalıydı ama hiç olmaza biz medeniyete dönmüştük ve birazdan Hunter’in aşina olduğu bir mahalleye geldik. Oradaki bir Hint lokantasında oturup sıcak ve acılı büyük öğün ve baharatlı çay ile üşümüş vücutlarımızı ısıttık.

Dışında içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hiçbir Yer Coğrafyası: Bergen Tüneli

New Jersey güzeliği

11 Ocak 2012                                                  Eylül ayının başında dostum Hunter Brooklyn’den Jersey City’ye taşındı çünkü kız arkadaşı Meave Rutgers Üniversitesindeki bir işe girdi. Jersey City Brooklyn’den çok daha sıkıcı ama Hunter College’deki coğrafya asistan profesörü olarak Hunter yeni mahallesini keşfedip ilginç bir şeyi bulmaya kararlıydı. Mahallesini dolaşırken, belki ilginç olacak bir şeye rastladı. Bu yüzden, ben kış tatilinden döndüğüm zaman Hunter beni keşfetmek için Jersey City’ye davet etti.

Terk edilmiş demiryolu köprüsünden geçeriz.

Christopher Columbus  Yolu’daki evde Hunter ve iki arkadaşları David ve Steve’yla buluştum ve beraber maceramıza yürüyerek çıktık. Evinden sokağının sonuna kadar yürüdük. Orada demiryollara eriştik. Boş bir çorak bölgenin içine demiryolları takip ettik. Çok yüksek otoyolların altından ve alışveriş arabaları ve altılmış lastiklerin yarım battığı kirli, donmuş göletlerin yanından geçtik. Solumuza büyük bir kaya üzerimizde yükseliyordu ve sağımıza bataklık ve boşluk şehirin sınırlarına kadar uzanıyordu. Yürüdüğümüz alan onun çapraz kesişen otoyolları, terk edilmiş başka demiryolları ve takip ettiğimiz işleyen demiryolu ile kocaman bir örümcek ağı gibiydi. Bizi görmek üzere kaçan oynayan iki ortaokul kızından başka hiç kimseyi görmedik.

Tünelin girişinin üstünden manzara

 İşleyen demiryolundan sapıp terk edilmiş bir hattını takip etmeye başladık. Kısa bir süreden sonra bir demiryolu köprüsüne kadar geldik.  O kötü durumda idi. Biz köprüden geçerken altımızda köprüdeki araların arasından soldaki bir tünelin içine giden işleyen hattı görebiliyorduk. Biraz korkunç ve tehlikeli göründüğünden için biz dikkatle ilerledik. Karşı tarafta raylar bitti. Biz sola dönüp kayanın sınırının yanına tünelin girişinin üstünde duruncaya kadar yürüdük. Durduğumuz yerden küçük akarsu kaya yüzünde bir yosun damarını bırakarak aşağıdaki hatta düşüyordu.

Dışında içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Los Angeles’deki Bir Gün

Mashti Mallone's nam-ı diğer Akbar Maşti

04 Ocak 2012                                                              Güney Kaliforniya hakiki bir bereket boynuzudur ve bu pazar da bunu ispat eder. Mevsiminde her türlü meyve ve sebze satılır. En bol meyve portakal ama en özel şey Trabzon hurmalarıydı. Bu özlü turuncu meyve Kaliforniya’da çok yaygın (yabanı olarak yetişir) ama mevsimin dışında hiç bir yerde bulunmaz.  İngitere’de büyüyen Veronika onu hiç tatmadı. Hepimiz büyük, sulu bir Trabzon hurmasını alıp onu zevkle yedik.  Muhtelif ürünlerin tadına baktıktan sonra bir çuval mandalinayı alıp öğle yemeği için Hollywood’a doğru gittik.

Gurme Evan Kleiman’ın Hollywood’da bir lokantası var ama gittiğimiz zaman restoranın son haftası olacaktı, çünkü ekonomik durgunluk onun da işine etkilemişti. Melrose Caddesi’ndeki Angeli Caffe taze malzemelerde uzmanlaşmakta. Lokanta hemen hemen otuz yıldır çalışıyor ve Kleiman bu lokantada çağdaş Kaliforniya mutfağını icat ettiği söylenebilir. Yemekler çok lezzetli ama pek ilginç değildi.

Çiftçi pazarında Asya Armutlarını denememiz

Biz öğle yemeği yemeyi bitirirken Jen Evan Kleiman’ın mutfaktan gelen sesini duydu. Lokantatan çıktıktan sonra Jen, Evan Kleiman tarafından yazılmış bir yemek kitabını alıp yazara onu imzalatı.

Biz çok mutlu bir şekilde Jen’le yola çıkıp Sunset Caddesi’ne doğru yürümeye başladık. Jen, mimarlık okurken bir yıl Los Angeles’de yaşadığından mahalleye biraz aşina idi. Jen, bizi yemiş için harika bir dondurmacıya yönetti.  Mashti Mallone’s adlı dondurmacı Fars biraderler tarafından işletilen bir şirkettir. Eskiden dondurmacının sahibi İrlandalıymış ve yeni sahipler eski İrlandalı ‘Mallone’ adını ve tabeladaki yoncayı tuttu. Veronika kakule tadıyla dondurmayı ısmarladı, ve Jen gül suyu safranı fıstıklarla tatlı olanı ve ben nar şerbeti olanı.

Sonradan biz akşam yemeği için Laguna Beach’e döndük.  Yemeği yerken çok sohbet ettik. Aile tarihi, Maureen’in gençliği, ve hayatımızda yapdığımız şeyleri hakkında konuşuyorduk.  Biz akşam yemeğini bitirince, öğün boyunca sessiz kalan Maureen birden ‘New York!’ diye bağırdı.

Dışında içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Biraz Daha Aile Tarihi

Veronika ve Maureen başka bir günde

04 Ocak 2012                                               Biz Veronika’yı gelip aldığımız zaman benim büyük teyzem Maureen’le ilk tanışmamdı. Ken doğduktan sonra Maureen Londra’ya taşınmış ve daha sonra ünlü gece kulüblerinde dansçı olarak çalıştığı New York’a gelmiş. Duvardaki resimlerden Marilyn Monroe’ya benzediğini anladım.  Bu benim önümde oturan yorganlarla sarılan dişsiz ağızla gülümseyen, yaşlı kadının gerçek bir güzel olduğuna henüz inanabiliyordum. Ben onunla karşılaşınca, Veronika ona benim adımı ve akrabalığımızı söyledikten sonra, Maureen çok mutlu ve heyacanlı oldu ama geçirdiği felçlerden dolayı çok az konuşabildi.

Maureen’den başka, ben onun başka oğlu Michael’le ilk kez tanıştım. Michael Veronika’nın babasıdır. O da Londra’dan ziyaret ediyordu. Yolculuk etmeye başladığım zamandan beri ailem, özelikle Ken ve anneannem, benim Michael’le tanişmam gerektiğini söylemekte. O seyahat yazarıdır ve Mısır ve Lübnan hakkında bir çok ilginç kitapları yazmıştı. Nihayet

Veronika, Michael, ben ve Jen Maureen'in evinde

yaptım. Michael bizi daha sonra o gece, biz Veronika’yla dönünce, akşam yemeği yemek için kalmaya davet etti.

Üçümüz Laguna Beach’ten çıkıp Los Angeles’e doğru gittik. Hala sabahtı ve meşhur Santa Monica Çiftçi Pazarı en civcivli zamanındaydı. Her hafta sonu Jen radyodaki Evan Kleiman’ın ‘Good Food’ programını dinler. Bu program bu büyük çiftçi pazarına giden gezintiyle başlar. Bu yüzden Jen çiftçi pazarına bakmak isterdi.

Dışında içinde yayınlandı | Yorum bırakın